İsminin Anlamı

“Yeşil Simav” kitabının yazarı Ethem Ruhi Alper, simav adının kökenini araştırırken eserin birinci sayfasında; “ Simav=Ansır” demekte, ikinci sayfasında ise; “Simav için dört şekil akla gelebilir: Sinay, Sinav, Sim’ay, Sim-av; fakat böyle bir tahlil doğru mudur. değil midir, ne gibi manalar ifade etmektedir? Eski Ansır ve Sinaüs kelimeleri üzerinden de uğraşmak lazımdır.” dedikten sonra, 7. sayfada da bazı rivayetlere dayanarak konuya açıklık getirmeye çalışmaktadır.

Mercikoğlu Hacı Ahmet Efendi’den alınarak anlatılan bir rivayete göre Simav sözcüğü, şimdi kasabanın ortasında bir tepe üstünde temelleri bulunan ve bugün “Asar” denilen kalenin beyi “Simon’un” adından gelmedir. kitapta yer alan bir başka görüş de Yusuf Cemil Altay’a aittir. ona göre de: “Simav, Sim-ab’dan galattır. Simav Gölü’ne Türkler önceleri Akgöl ve Gümüşsu demişler, sonra Arap kültürünün etkisiyle güya kibarlaşmak için Simab adı benimsenmiştir. Daha sonra da halk kendi şivesiyle Simav demiştir.”

“Her Yönü ve Her Şeyiyle Demirci” adlı kitabın yazarları A. Sedat Boyacıoğulları ve Hasan Alakese de Simav’ın Sim-ab’dan geldiği görüşüne yer vermektedir.

Bu görüşlerin doğruluğu kuşku götürür, büyük bir çoğunluğu bilimsel açıdan doğru değildir. simon, İbranice olop bir Yahudi adıdır. Yahudilerin tarihin hiçbir döneminde bu bölgede egemen oldukları görülmemiştir. simab adının Arap kültürünün etkisiyle şehrimize verilmesi de olanaksızdır. çünkü “sim” ve “ab” kelimeleri arapça değil, farsça’dır. buna karşılık, Simav’a ilk yerleşen Türklerin İran’dan geçerken Farsça’nın etkisinde kaldıkları ve bu etkiyle de Simab adını kullandıkları düşünülebilir.

Simav çevresinde tarih öncesi çağlardan beri yerleşildiği kuşkusuzdur. Hititlerin (MÖ 2000-1200) kesintili de olsa uzun zaman egemen olduğu yöremizde ilk devlet kuran Frigler’dir. bu nedenle en eski yer adları Frigçe ve onlardan önce buralarda yaşayan yerli halkların dillerine, özellikle de Luwice’ye aittir. Helenleşme döneminde Helence, Romalılar zamanında da Latince yer adları kullanılmaya başlanmıştır. Phrygia kitabının yazarı Prof.Dr. Bilge Umar’a göre (sayfa 35, 36); Kütahya, Kotiacion kelimesinden gelin. kotuacion, Kotys yeri demektir. gediz de Kadys’ten gelmedir. gerek Kotys; gerekse Kadys Ana Tanrıça Kibale’nin eşi Tanrı Atys’nin değişik söylenmesinden başka bir şey değildir.

Bilge Umar, aynı eserde simav’ın eski Synaos şehri olduğunu belirtmekte ve sonra şu bilgileri vermektedir: “Synaos sözcüğünün eski Helen dilinde herhangi bir anlamı yoktur. adını yerli bir Anadolu dilinden gelme, asıl biçiminin Helenleşme döneminde Helen ağzına göre bozularak ve Synnaos (Ortak tapmaklı, yani diğer bir Tanrı ile aynı tapınakta tapkı gören Tanrı) sözcüğüne benzetilerek Synaos biçimine geldiğini sanıyorum. Nitekim Güneybatı Phrygia’daki Anaua’nın adı Sanaos olmuştur. bu örnek konumuz bakımından özellikle ilginçtir; çünkü Anaua kent önündeki gölün (Bugünkü adıyla Acığöl) adıydı. Synaos; Simav da bir göle pek yakındı (Kurutulmuş olan Simav Gölü). Dolayısıyla Synaos kenti adının asıl biçiminde Anaua olması ve bununda gerçekte gölle ilgili bulunması, güçlü görülen bir olasılıktır. hatta Tokat’ın Reşadiye ilçesinde bulunan Zinav Gölü’nün adı da aynı sözcükle ilgili olmalıdır. Anaua sözcüğü besbelli Luwi dilinden gelmelidir; -va(uwa) bitişi bunu açıkça gösteriyor. bu sözcük belki de göl anlamındaydı.”

Prof.Dr. Bilge Umar, Phrygia adlı eserini yazdıktan bir süre sonra Yeni Asır Gazetesi’nde yayınladığı “Ege’nin Mavisinden” adlı yazısında; kent, kasaba ve köylerimizin isimlerinin nereden geldiğini anlatırken, Simav’dan da söz etmektedir. Simav adının Synaos’tan geldiğini burada da vurgulayan yazar, Synaos’un ilk şekli olduğunu ileri sürdüğü Anawa sözcüğünün “göl” anlamına geldiği görüşünden kuşku duymakta ve yeni incelemelerine göre bu sözcüğün “çıkış yolu”, “tırmanış yolu”, “belki de yamaçtaki yer” anlamına gelebileceğini ileri sürmektedir. yazar, 1991 yılında yayınladığı Türkiye Halkının İlkçağ Tarihi adlı eserinde de aynı görüşlere yer verir(Cilt 1/A, sayfa 165).

Sözün kısası, Simav adı Synaos’tan, Synaos da Luwice Anawa’dan gelir. Anauwa’nın anlamı da “göl” ya da “tırmanış yolu”, “yamaçtaki yer” demektir. anauwa, büyük olasılıkla MÖ.7. yüzyıldan sonra Helenleşme döneminde değişime uğrayarak Synaos adını almıştır. gerçekten de Simav’ın konumu her iki anlama da uyar. simav hem bir dağ eteğinde, yamaçta hem de bir göl kenarındadır.

Simav’ın adıyla ilgili tahminler doğruysa, şehrimizin kuruluş tarihi Hititler zamanına kadar götürülebilir. Buna göre bu tarih MÖ. 1200 yılından daha eski olsa gerektir. çünkü bu tarihlerde buraları Firigler istila etmiş, yörede egemen olan Hititler’i ve yerli halkı oluşturan Luwiler’i Toroslar’ın güneyine sürmüşler, bölgedeki diğer yerler gibi Synaos = Simav’a yerleşmişlerdir. Eğer Simav’ı Firiğler kurmuş olsalardı ona Firigçe bir ad verirlerdi. Luwiler’in Hititçe’ye birçok sözcük vermiş oldukları kesindir. İsmet Zeki Eyüboğlu, Anadolu Uygarlığı adlı eserinde (s.63); “Luwi dilinin Anadolu’da MÖ. 2000 yıllarına kadar giden bir geçmişi vardır. Hitit diliyle Luwi dili arasındaki yakınlaşma öyle bir benzer ki iki dil da ortak bir kaynaktan, Hitit öncesi Anadolu dillerinden yararlanmıştır… ” diyerek aralarındaki bağı belirtir.

Synaos, roma döneminde oldukça önemli merkezlerden biriydi. MS. I ve III. yüzyıllar arasında Anadolu’da para basılan şehirler arasında Synaos da vardır. Prof. dr. Bilge Umar, Phrygia adlı eserinde Simav’ın Ortaçağ başlarında bir piskoposluk merkezi olduğunu yazdıktan sonra; Hisar tepesinde o çağa ait bir kale kalıntısından söz etmekte ve şehir içinde en eski yapıların duvarlarında bile İlk ve Orta çağların yapılarına ait taşlara rastlanılmadığına dikkat çekmektedir. gerçekten de şehrin ortasında bir kale kalıntısı vardır. halk buraya hisar anlamında “Asar” der. ilk çağların yapılarından kalma taşlara duvarlarda pek rastlanılmadığı da doğrudur. Fakat bu, o dönemlerden hiçbir iz olmadığı anlamına gelmez. günümüze şehrin ovada kalan aşağı bölümlerinde yapılan temel kazılarında, iki-üç metre derinliklerde Roma ve Bizans dönemlerinden kalma sağlam temellere, horasanla yapılmış duvarlara, birkaç ton ağırlığında düzgünce yontulmuş taş bloklara, kırık sütunlara, Korint düzeninde sütun başlıklarına, içinde tahıl konulan büyük küplere, mezarlara ve mezar taşlarına, üzerinde kitabe bulunan kabartmalı taşlara, kiremit kırıklarına sık sık rastlanmaktadır. şimdi görünürdeki yapılarda bunlara rastlanılmaması, kullanıla kullanıla yıpranmasından ve özelliğini yitirmesindendir. ayrıca bu çok eski yapılar, yüzyıllardır sel sularının meydana getirdiği erozyon nedeniyle toprak altında kalmıştır. bugün şehrin düz bölümlerinde yapılan kazılarda Sayın Bilge Umar’ın göremediği kalıntılar sık sık görülmektedir.

Simav’ın en eski dönemlere ait en önemli kalıntılarından biri de Dere Mahalledeki Ali Karaz’ların evinde bulunan Bizans döneminden kalma mozaiklerdir. bunların o zamanki bir sarayın zeminini süslediği bellidir.

Simav sözcüğü, bugün bir çok coğrafi varlığın adı olma özelliğini taşımaktadır: Simav ilçesi, Simav şehri, simav dağı, simav ovası, simav gölü, simav grabeni ve ilkçağ’da adı Makestus olan Simav çayı.

Ünlü gezginimiz evliya çelebi, Simav’a da uğramış, seyahatnamesinde şehrimizle ilgili bilgilere yer vermiştir: “Germiyanoğlu Beyi Babık, Simavna adlı Rum kralı elinden aldığı için Simav derler. bir rivayete göre de Simab(gümüş-suyu)’dan galattır derler. Hakikaten suları gümüş gibi parlaktır.”

Simav ile ilgili belki de en güzel sözü hem devlet anlamında hem de bir dil ve edebiyat adamı olan Ahmet Vefik Paşa, Lehce-i Osmanı adlı sözcüğünde söylemiştir (s.346): “Kütahya’da Simav; maa Eğrigöz, Emet ve Dağardı kazasının merkezi göl kurbunda bir şehr-i dil-kürşadır(Kütahya’da Simav; Eğrigöz, Emet ve Dağardı bucaklarının kaza merkezidir. göl yakınında gönül açan, içe ferahlık veren bir yerdir.).”